Rengârenklerime…

Bu sabah, dünün, yani ilk günün sarhoşluğuyla uyandım. Koluma baktım saat yok. Telefonuma bakayım bari. İnanmıyorum, saat henüz altı. Nasıl bir şey bu, sanki öğlen vakti… Uykumu da aldım keyif esnemesiyle bir sağa bir sola dönüyorum. Kalkmalıyım bu günün  programı söylenmişti ama unuttum heyecandan. Şöyle camdan dışarı bakayım kendime geleyim.

Oh sessizliğin derinliğindeyim. Her taş bir eser, eğri büğrü ağaçlar, çakıl taşında yürüyen adımları izleyeyim, fundalıkta saklı hikâyelere doğru bir derin nefesleneyim. Bir daha esnedim.

İkinci günümüz, sıcak kuru toprak, gölette yaşayan su yılanı taşın üzerinde kuruyor. Yusufçuklar uçuyor inanmayacaksınız ama fuşya, turkuaz yeşil renkli. Tıpkı tasarımlarımda yaptığım kanatları pullu, işlenmiş olanlar gibi.

Harika bir gün daha, heyecan dorukta duş almalıyım. Acaba bugün ne giysem? Pembe de uyardı güne, evet evet pembe giymeliyim. Bir gecede açan kaktüse ziyaret var, bakalım o ne giymiş, kim bilir?

gümüşlük akademi gölet

Mavinin eksik olduğu bir yer ama neden maviyi aramıyor gözlerim? Arkadaşlarım denize gittiler. Ben bu zenginlikleri araştırmayı kafama koydum bir kere. Ayaklarıma sağlam pabuç giydim, dağ tepe tırmanıp saklanmış olduğu yerden eski terkedilmiş gri arabaya doğru yol aldım. Hikâyesini merak ettim soracak kimseyi bulamadım. Üç beş adım sonra da büyük kaktüsleri gördüm onu unuttum. Küçücük bir kümes, içinde şahane renkli tavuklarla horoz… Nedense öyledir ya bir horoz beş tavuk. “Ah şu erkekler” dedim, gülümsedim. On iki merdivenle göletin yanına geldim daha yakından izliyorum. Kütüklerden oyulmuş sanatçının elinden küçük darbelerle yapılmış bir sürü heykelcikler var. Bir tanesi de siyah pembe panter. Ayağımın altındaki taşlar kayınca gölete düşüp yılana sarılmaktan korktum. Kitabımı almıştım yanıma, biraz okuyayım güneş tepeye çıkmadı daha. Ya da boş ver kelebekler uçuyor benim de içim de saklı kelebek uçmak istiyor sanki… Amfi tiyatronun basamaklarına tırmandım. En üstten salona baktım kendimi  Ceren Hocamızın anlattığı mitolojideki kadınlar gibi hissettim.

Kertenkele yavrusu da benimle dolaşıyor, ben ondan o benden korkuyor. “Horaşafna” diye seslendim, bakmadı “adını bilmiyordu ki” dedim. Ben de anneannemden öğrenmiştim. Çok uğurludur derdi. Demek ki bugünüm iyi geçecek.

Yasemin Hocamız, dün bize farkındalık nedir diye sormuştu. Neydi ki? Farkında olmadan yaşanır mıydı? Burası bir cennet, ben cenneti tarif ederken zorlanırım çünkü hiç bilmiyorum. Oysa burayı hiç zorlanmadan anlatabilirim.

Öğlen olmak üzere ders saat tam 14.00’te. A aa, ağaçların arasından rengârenkler geliyor. “Arkadaşlar!” diye seslendim.  Heyecan dolu çocuklarız biz. Dersine bağlı ödevlerini yapmış akıllı uslu rengârenkler. Denizin güzelliğini anlattılar ama ben hiç umursamadım bile,  çiçekler böceklerle zaman nasıl geçti anlamadım.

Duygu demişti Yasemin Hocamız, duygunuzu katarak yazın… Nasıl da adıyla barışık şu Yasemin.

Evet, hadi bakalım Berrin kat şu duygunu içi kurşun dolu ahşap kaleme. Of ya başarabilir miyim acaba? İçim dolu ama… Ha tamam çözdüm olayı Yasemin Hocamızın dediği şeyi katayım: Duyguyu. Evet, olacak sanırım.

Elimdeki kaleme baktım, çıplaktı. Yürürken dalı kırılmış biberiyeden küçük bir parça kopardım keçi kuyruğu saçımdan lastiği çıkarıp minik dalı kaleme bağladım. Şimdi duygum gelecekti.

Duygu, mevsimi gelince açan bir çiçektir, her mevsimde açar çiçekler.

Edebiyat odasına geldik, ben Nesrin’le oturmak istedim ama her gün başka bir yere başka birinin yanına oturmamızı istedi hocamız ve bizi ayırdı, çocuk gibi demiştim ya, aynen öyle.

dersteyiz

Esra tam karşımda oturuyor. Sessiz sakin duru güzelliğiyle… İçimden dünü hatırladım keşke ona kalemindeki renklerin ona ait olmadığını söylemeseydim. Kalbini kırmış mıyımdır acaba? O belki de o kaleme babası gibi değer veriyordu o yüzden o kalemsiz hiçbir şey yapamam diyordu. Sanki sussaydım ne olurdu ki?

Hararetli bir ders daha, yazmaya susamışız aç kurtlar gibi. Başarabilmenin hazzıyla yazıyor, anlatılanları notlar halinde bir kısmını da ses kaydı yapıyorum. Ders bitti odalarımıza çekildik akşam yemeği için hazırlanmaya başladım.

Nesrin’in resimleri geldi gözümün önüne. İçindeki dünya değildi, sanki yıldızlardı tuvale aktardığı. Milyonlarca yıl uzaktaki yıldızlar. Hani karanlık geceye neşe veren çok bilinen varlıklar ama içine girince ulaşılamayan taşlar. Sordum “Nesrin sağ elinle mi çiziyorsun?” “Evet” dedi. Uzandım elini öptüm. Gülüştük ama ben hakikaten sanatçıya saygı duyar varlıklarından çok etkilenirim. Demirci ustam Murat’ın elini öpememiştim, izin vermedi elleri kirliymiş. Demirleri kor haline getirip nasıl da yumuşatırdı. İzlemeye doyamazdım. Ders üzülerek bitti. Üzülüyordum bitince, “şimdi ne var sırada, ev ödevimiz var mı diye sordum?” Hep bir ağızdan “hayır” sesi geldi.

Tekrar aşağı indim akşam yemeğine vakit var daha. Bu sefer gölete arkamı dönüp terasa oturdum. Karşımda Bodrum’a ait kesme şekere benzettiğim beyaz evler var. Hiç çiçekleri yok. Ne biçim şey bunlar sözde tarihe uygun yapılmış. Hiç de bile… Baktım araştırdım Bodrum yemyeşilmiş ve evlerin çatısı da varmış.

Hâlâ bakıyorum, belki baktığım yer de önemli… Sanki o kadar da kötü değil yaşadığım metropolü düşündükçe…

Gün batıyor ya da biz batıyoruz. Şahane kavuniçi narçiçeği kızıllıklar içindeyim. Griler giriyor devreye “kayboluyoruz işte kayboluyoruuuuuz” diye seslendim içime. Yanılıyorum galiba yıldızlar çıkıyor ay hilal, yol gösteriyor.

“Nereye hey bizi bekle?”

Yemekte bana göre ne var diye baktım ama yine açtım anlaşılan. Kilo da veriyordum. Mutluydum her şekilde.

Yasemin güzel kokusuyla çekiyor bizi amfi tiyatroya “Bu gece bir aşk hikâyesi izleyeceğiz”. Selvi Boylum Al Yazmalım. Bugün gördüğüm en güzel renkleri topladım beynimde. Türkan Şoray’ın basma elbisesiyle al yazması gözümün önünde. Bahar gibi. Koşarken açan kaktüse baktım ve seslendim “Güle güle, belki yarın yoksun ama sen bugün ve hep içimdesin.”

Sevgiyle…

Berrin Akyüz

kadınca buluştuk